Κυριακή 5 Απριλίου 2026

Ο Οικουμενικός Πατριάρχης σε Συνέδριο για τη σημασία διαφύλαξης και διαχείρισης της Πολιτιστικής Κληρονομιάς


Η Α.Θ. Παναγιότης ο Οικουμενικός Πατριάρχης κ.κ. Βαρθολομαίος, το Σάββατο, 4 Απριλίου 2026, ανταποκρινόμενος στην ευγενική πρόσκληση των διοργανωτών, απηύθηνε ομιλία στη Συνάντηση “HERITAGE ISTANBUL”, για την διατήρηση και την ανάδειξη της Πολιτιστικής Κληρονομιάς της Πόλεως. 

Στην ομιλία του, η οποία έγινε στην τουρκική γλώσσα, ο Οικουμενικός Πατριάρχης, επεσήμανε ότι το μέλλον μιας κοινωνίας είναι στενά συνδεδεμένο με τον τρόπο που διατηρεί τη μνήμη της. “Οι κοινωνίες που διακόπτουν τη σύνδεσή τους με τις μαρτυρίες του παρελθόντος κινδυνεύουν να χάσουν όχι μόνο την ιστορία τους αλλά και τον προσανατολισμό τους. Επομένως, η πολιτιστική κληρονομιά δεν είναι μόνο ένας χώρος για να θυμόμαστε το παρελθόν. Είναι επίσης μια κοινή ευθύνη που φέρουμε απέναντι στο μέλλον.”, τόνισε. 

Στη συνέχεια τόνισε ότι η πολιτιστική κληρονομιά είναι η μνήμη της ανθρωπότητας, ο τρόπος με τον οποίο μια κοινωνία θυμάται τον εαυτό της, η προσπάθειά της να κατανοήσει τις κοινές χαρές και λύπες της και το ίχνος που θέλει να αφήσει για το μέλλον, και σημείωσε ότι το Οικουμενικό Πατριαρχείο είναι ένας θεσμός που εργάζεται εδώ και αιώνες για τη διαφύλαξη και μετάδοση αυτής της μνήμης. Συγκεκριμένα, αναφέρθηκε στους τρόπους διαφύλαξης της πολιτιστικής κληρονομιάς του, από την αναστήλωση και συντήρηση λατρευτικών και άλλων κοινοτικών χώρων, όπως σχολεία και νεκροταφεία, μέχρι την προστασία και ψηφιοποίηση σπανίων βιβλίων και αρχειακού υλικού που διαθέτει. Υπογράμμισε δε ότι στην προσπάθεια αυτή συμμετέχουν επιστήμονες διαφόρων ειδικοτήτων που συμβάλλουν στην ορθή και ολοκληρωμένη προστασία της πολιτιστικής μας κληρονομιάς. 

“Η Εκκλησία, με όλα τα στοιχεία της, δημιουργεί τον δικό της μοναδικό πολιτιστικό ιστό”, σημείωσε, και υπενθύμισε την πνευματική, καλλιτεχνική και συμβολική αξία των αγιογραφιών.

Στο πλαίσιο της διατήρησης της συλλογικής μνήμης, ο Παναγιώτατος υπενθύμισε τις εκδηλώσεις του Πατριαρχείου με την ευκαιρία της  συμπληρώσεως 1700 ετών από την Α΄ Οικουμενική Σύνοδο, στις οποίες εντάσσεται και ο από κοινού εορτασμός της επετείου με τον Πάπα Ρώμης Λέοντα 14ο και άλλους χριστιανούς ηγέτες στη Νίκαια της Βιθυνίας, όπου η Σύνοδος συνήλθε το 325, αλλά και η Παπική επίσκεψη στην έδρα του Οικουμενικού Πατριαρχείου κατά την οποία Πάπας και Πατριάρχης υπέγραψαν βαρυσήμαντη κοινή δήλωση.

“Σε αυτό το πλαίσιο, θα θέλαμε να τονίσουμε ότι το Πατριαρχείο μας δεν είναι μόνο ένας θεσμός που ασχολείται με την κληρονομιά του παρελθόντος. Είναι επίσης ένας θεσμός που παρακολουθεί στενά τις παγκόσμιες και τοπικές εξελίξεις. Το Πατριαρχείο μας συμβάλλει στην ανάπτυξη κοινών χώρων συνύπαρξης και συνεργασίας, διατηρεί τον διάλογό του με τους φορείς της κοινωνίας των πολιτών και συνεχίζει να υποστηρίζει μια κουλτούρα αλληλεγγύης και αλληλοϋποστήριξης. Η ανοχή, η κατανόηση και ο αμοιβαίος σεβασμός αποτελούν τη βάση αυτής της προσέγγισης. Αυτή η κατανόηση ενθαρρύνει την καλή θέληση, την αρμονία και τη συνύπαρξη, ενώ απορρίπτει την άρνηση, τον αποκλεισμό και τη ρητορική μίσους. Το ίδιο πνεύμα επιδιώκει ό,τι είναι ωφέλιμο μεταξύ των κοινωνιών και προσπαθεί να επιδιώξει το κοινό καλο”, επεσήμανε, μεταξύ άλλων, ο Πατριάρχης, ο οποίος, σε άλλο σημείο της ομιλίας του, τόνισε ότι το Οικουμενικό Πατριαρχείο προσεύχεται διαρκώς για το τέλος των συγκρούσεων και την επικράτηση της ειρήνης στην Μέση Ανατολή, στην Ουκρανία και σε κάθε άλλη δοκιμαζόμενη από τον πόλεμο περιοχή του πλανήτη.

Τον Παναγιώτατο υποδέχθηκε και συνόδευε καθ’ όλη της διάρκεια της παραμονής του στην πολιτιστική Συνάντηση, ο Πρόεδρος της Οργανωτικής Επιτροπής Εντιμ. κ. Osman Murat Akan, ενώ πολλοί εκπρόσωποι διαφόρων φορέων που συμμετείχαν στην “HERITAGE ISTANBUL” έσπευσαν να τον προσκαλέσουν με σεβασμό και εγκαρδιότητα στα περίπτερα τους για να τον ενημερώσουν και για τις δικές τους πολιτιστικές πρωτοβουλίες.

Φωτό: Νίκος Παπαχρήστου


Patrik Hazretleri’nin HERITAGE ISTANBUL Tarafından Düzenlenen Konferans Konuşması 
(04.04.2026)

Sayın Osman Murat Akan,

HERITAGE İstanbul’un kıymetli mensupları,

Değerli akademisyenler, uzmanlar ve sevgili konuklar,

Hepinizi saygıyla ve hayır dualarımızla selamlıyoruz.

Bir toplumun geleceği, hafızasını nasıl koruduğuyla yakından ilişkilidir. Geçmişin tanıklıklarıyla bağını koparan toplumlar yalnızca tarihlerini değil, yön duygularını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle kültürel miras, yalnızca geçmişe ait bir hatırlama alanı değil; aynı zamanda geleceğe karşı taşıdığımız ortak bir sorumluluktur.

Bu bilinçle bugün burada sizlerle bir araya gelmekten büyük bir memnuniyet duymaktayız. Bu buluşmayı geçmişten devraldığımız mirası nasıl koruduğumuz ve koruyacağımızı, nasıl anlamlandıracağımızı ve nasıl gelecek kuşaklara aktaracağımızı birlikte düşünmek için kıymetli bir vesile olarak görüyoruz.

Kültürel miras dediğimiz şey yalnızca yapılardan ya da arşivlerden ibaret değildir. Kültürel miras, insanlığın hafızasıdır. Bir toplumun kendisini hatırlama biçimi, ortak sevinçlerini ve acılarını anlamlandırma çabası ve geleceğe bırakmak istediği izdir. Bu yönüyle kültürel miras, yalnızca geçmişi koruma meselesi değil; aynı zamanda geleceği kurma iradesinin de bir ifadesidir. İstanbul Rum Patrikhanesi de asırlardır bu hafızanın korunması ve aktarılması sorumluluğunu taşıyan kurumlardan biridir. Aynı zamanda etik bir sorumluluk, dinî bir görev ve toplumsal bir vazifedir.

Kadim zamanlardan günümüze uzanan süreçte, insanların birbirlerine gidip geldiği, hatır sormanın ve yüz yüze temasın değerli olduğu dönemlerden; pek çok kıymetin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı, her şeyin olağanüstü bir hızla değiştiği bir çağa gelmiş bulunuyoruz. Sanal dünyanın giderek belirlediği yeni yaşam biçimleri ve yapay zekânın etkisinin arttığı bu dönemde, koruma ve aktarma meselesi üzerinde yeniden düşünmenin ne kadar gerekli olduğu açıktır. Çağın gereklilikleri hızla gelişirken ve dönüşürken, kaybetmemek için çaba gösterdiğimiz değerlerin de her geçen gün arttığını görmekteyiz.

Her şeyden önce arşivcilik alanında büyük bir özveriyle çalışmalar yürüttüğümüzü belirtmek isteriz. Görsel ve yazılı belgelerin korunması ve geleceğe aktarılması için tüm imkânlarımızı seferber etmekteyiz. Son yıllarda çok sayıda belgenin dijital ortama aktarılması, teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanarak kültürel mirasımızı koruma konusundaki kararlılığımızın en somut göstergelerinden biridir.

Arşivlerimiz, kütüphanelerimiz ve araştırma merkezlerimiz yalnızca geçmişi muhafaza eden mekânlar değildir. Aynı zamanda araştırmacıların, akademisyenlerin ve genç kuşakların buluştuğu bilgi merkezleridir. Heybeliada Ruhban Okulu’nun Kütüphanesi ve ona bağlı Nadir Eserler Arşivi bu çalışmaların merkezinde yer almaktadır. Yılların yıprattığı kitapların ve el yazmalarının onarılması; mürekkebi silinmiş, dağılmış ya da yırtılmış sayfaların titizlikle tamir edilmesi ve gövdeleri kopmuş eserlerin yeniden ciltlenmesi, bu mirası yaşatma ve gelecek kuşaklara aktarma konusundaki hassasiyetimizin açık bir göstergesidir. Son yıllarda bu çalışmaların önemli bir kısmı dijitalleştirme projeleriyle desteklenmiştir. Belgelerin, fotoğrafların ve arşiv materyallerinin dijital ortama aktarılması yalnızca koruma açısından değil, aynı zamanda araştırma ve erişim açısından da büyük bir imkân sunmaktadır. Bir dünya mirası niteliği taşıyan bu zengin kütüphanede, rutubetin yol açabileceği tahribatı önlemek amacıyla vaktiyle temin edilmiş olan ısı dengeleyici sistem de iç mekânın ve arşivin iklim koşullarını düzenleyerek eserlerin korunmasına katkı sağlamaktadır.

Sözlü tarih çalışmalarının yaygınlaştırılmasını, kültürel mirasın bilimsel yöntemlerle incelenmesini ve arşiv belgelerinin dönem, konu, tema ve yönelimlerine göre titizlikle tasnif edilmesini son derece önemli görüyoruz. Belgelerin doğru biçimde kataloglanması, arşiv materyallerinin tüm ayrıntılarıyla kayıt altına alınması, dijital ortama aktarılması ve araştırmacıların erişimine sunulması; yalnızca bugünün değil, aynı zamanda geleceğin de sorumluluğudur.

Kültürel mirasın korunması yalnızca belgelerle sınırlı değildir. Aynı zamanda tarihî yapıların, ibadet mekânlarının ve hafıza alanlarının yaşatılmasını da kapsar. Cemaatimize ait kiliseler, okullar ve mezarlıklar bir toplumun tarihini, tanıklıklarını ve kimliğini taşıyan hafıza mekânlarıdır. Bu yapıların restorasyonu Patrikhanemizin en önemli sorumluluklarından biridir. Ancak restorasyon yalnızca teknik bir işlem değildir. Aynı zamanda bilimsel bir süreçtir.

Bu nedenle yürütülen projelerde mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar ve farklı disiplinlerden bilim insanlarıyla iş birliği yapılmakta; restorasyon süreçlerinin uluslararası koruma ilkelerine uygun biçimde yürütülmesine özen gösterilmektedir. Bu süreçte cemaat vakıflarının rolü de büyük önem taşımaktadır. Vakıf yöneticilerinin kültürel miras yönetimi, restorasyon süreçleri ve proje geliştirme alanlarında daha güçlü bir bilgi birikimine sahip olmaları için eğitim ve yönlendirme çalışmalarının geliştirilmesi hedeflenmektedir.

Bu bağlamda Avrupa Birliği programları önemli fırsatlar sunmaktadır. Patrikhanemiz ve ilgili kurumlarımız Erasmus+ programı kapsamında yürütülen projelerde aktif rol almaktadır. Bu çalışmaların önemli örneklerinden biri NARRATE Projesidir. ‘Needs for Digital Recording and Documentation of Ecclesiastical Cultural Treasures in Monasteries and Temples’ Avrupa Birliği Erasmus+ programı kapsamında yürütülen bu proje, kiliselerde ve manastırlarda bulunan kültürel mirasın dijital yöntemlerle belgelenmesini ve kayıt altına alınmasını amaçlamaktadır. Litürjik malzemeler yalnızca sanat eserleri değil aynı zamanda inancın, teolojinin ve kültürel sürekliliğin görsel anlatımlarıdır. Bu temelde Büyükada Rum Yetimhanesi de özellikle zikredilmesi gereken yapılardan biridir. Avrupa’nın en önemli ahşap yapılarından biri olan bu tarihî yapı, Europa Nostra tarafından “Tehlike Altındaki Kültürel Miras” programı kapsamında değerlendirilmiştir. Bu gelişme, yapının korunması ve geleceğe kazandırılması yönündeki uluslararası farkındalığın artmasına katkı sağlamıştır. Bu çabaların bir sonucu olarak, Yetimhanenin mimari özelliklerine ve tarihine ilişkin araştırmalar ile sergi çalışmaları gerçekleştirilmekte; yapının korunması ve sürdürülebilir biçimde yaşatılabilmesi için yeniden işlevlendirme olanakları ve uygun destek mekanizmaları üzerine çalışmalar sürdürülmektedir.

Benzer şekilde Galata Rum Okulu da kültürel mirasın yaşatılması ve toplumla buluşturulması açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Titizlikle gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarının ardından yapı bugün bir kültür merkezi olarak yeniden hayat bulmuş, yalnızca cemaatimiz için değil, aynı zamanda ülkemizin kültürel yaşamı için de önemli bir buluşma noktası hâline gelmiştir. Nitekim bu tarihî yapı uluslararası ölçekte düzenlenen bir bienale de ev sahipliği yaparak sanatın ve kültürel üretimin farklı alanlarını bir araya getirmiştir. Böylece geçmişin eğitim mekânı olan bu yapı, bugün kültür, sanat ve düşünce dünyasına hizmet etmeye devam etmektedir.

Kültürel hafızanın korunması, kuşkusuz, yalnızca tarihî eserlerin muhafaza edilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda değerlerin yaşatılmasını, dilin korunmasını, geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve kültürel çeşitliliğin bir zenginlik olarak görülmesini gerektirir.

Bu nedenle bizleri davet ettiğiniz bu konferansı, birlikte düşünme ve ortak çözümler geliştirme imkânı sunan kıymetli bir buluşma olarak değerlendiriyoruz. Çünkü bugün açıkça görmekteyiz ki korumak için önce adlandırmak, ardından da anlamlandırmak gerekir. İnsan, ancak adını koyabildiği, tanımlayabildiği ve düşünce dünyasında yer verebildiği şeyleri koruma ve yaşatma çabasına girer.

Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı eserinde belirttiği gibi, insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. İnsan kendisine değen şeyi görmek, tanımak ve hiç değilse sınıflandırmak ister. Bu ihtiyaç, insanın dünyayı anlamlandırma ve düzen kurma arzusunun bir ifadesidir. İşte bu arayış, insanın yaşadığı dünyayı rastlantılara bırakmadan anlamlandırmaya çalıştığını gösterir. İnsan kendisini güvende hissedeceği, anlam bulacağı ve aidiyet kuracağı alanlar oluşturmak ister. Bu durum, Kiliseyi yalnızca dinî bir ibadet mekânı olmanın ötesine taşımakta; onu aynı zamanda bir eğitim ve öğretim yuvasına dönüştürmektedir.

Bugün dinden tamamen yalıtılmış bir kültürden söz etmek mümkün değildir. Kültürel üretim ve kültürel aktarım süreçlerinde dinin önemli bir unsur olduğunu, hatta birçok durumda kurucu ve yönlendirici bir rol oynadığını görmekteyiz. Bu yönüyle Kilise, yalnızca hatırlanan bir kurum değil; aynı zamanda rehberlik eden bir gelenek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kilise, tüm unsurlarıyla kendine özgü bir kültür dokusu oluşturur. Pek çok insani davranışın, düşünsel yönelimin ve toplumsal motivasyonun kaynağı olmasının yanı sıra, bilimsel araştırmalara ve yayınlara da ilham vermektedir. Ancak Kilisenin asıl gücü, durağan olmayan, zamanla birlikte dönüşebilen ve yaşamaya devam eden yapısında yatmaktadır.

Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan aziz ve azize tasvirleri, ikonalar ve diğer kutsal imgeler sanatsal ya da sembolik değerler taşımakla beraber, aynı zamanda inananlar ile geçmiş arasında duygusal bağlar kurar ve onları içsel bir yolculuğa davet eder. Bu durum, yüksek tahribat sonucunda günümüze yalnızca kalıntıları ulaşmış eski kiliseler ve şapeller için de geçerlidir. Birkaç duvar kalıntısından ya da harabeden ibaret görünen bu yapılar, aslında güçlü birer hafıza mekânıdır.

Mezarlıklar da bu hafıza alanlarının önemli bir parçasıdır. Mermerleri kırılmış, plakaları sökülmüş ya da üzerlerindeki yazıları zamanla silinmiş mezarlar bile geçmişimiz ve varlığımız hakkında önemli tanıklıklar sunmaktadır. Beykoz ve Yedikule gibi İstanbul’un birçok semtinde karşılaştığımız bu mezarlıklar, kentimizin çok katmanlı tarihinin sessiz ama güçlü tanıklarıdır.

İnanç sahibinin kişisel serüveninde, ailesiyle, çevresiyle ve toplumla kurduğu ilişkilerde bu hafıza mekânlarının önemli bir yer tuttuğunu gözlemliyoruz. Bakışlarımızı Anadolu coğrafyasına çevirdiğimizde, birçok bölgede bu tarihî izlere ve kalıntılara rastlamak mümkündür. Karadeniz’den Orta ve Doğu Anadolu’ya uzanan geniş coğrafya; kutsal emanetlerle, taşlarla ve antik mirasın izleriyle doludur. İstanbul, İzmir, Bursa, Kapadokya ve Konya gibi şehirler de bu çok katmanlı mirasın güçlü örneklerini barındırmaktadır.

Bu doğrultuda yurt içinde ve yurt dışında düzenlenen çok yönlü etkinlikler, paneller, forumlar ve sempozyumlar aracılığıyla farklı alanlardan uzmanları bir araya getirmekte; ortaya çıkan bildiriler ve çalışmalarla kültür, ekoloji ve kent konularına duyarlı bir yaklaşım geliştirmektedir. Her geçen gün genişleyen çalışma alanları ve iş birlikleri sayesinde Patrikhanemiz yalnızca dinî bir kurum olmanın ötesine geçerek akademik dünyanın da buluşma noktalarından biri hâline gelmiştir. Kurumumuz bünyesinde ve iş birliklerinde çok sayıda akademisyen, araştırmacı ve farklı alanlardan uzman yer almakta; böylece kurulan ağlar giderek güçlenmektedir.

Geçtiğimiz Kasım ayında, İznik Konsili’nin 1700. yılı vesilesiyle düzenlediğimiz konferanslar ve bu tarihî toplantıyı ve alınan kararları merkeze alan belgesel çalışmamız, kamuoyunun Konsil hakkında daha geniş bir farkındalık kazanmasına katkı sağlamıştır. Kilise tarihi açısından bir dönüm noktası kabul edilen bu müzakerelerin önemi, böylece yeniden hatırlanmış ve uluslararası ölçekte bir kez daha gündeme gelmiştir.

Papa XIV. Leo’nun ülkemize gerçekleştirdiği ziyaret, beraber imzaladığımız ortak bildiri ve ardından Patrikhanemizde icra edilen ayin de bu tarihî hafızanın yeniden canlanmasına vesile olmuş; bizler için ve de, ülkemiz için  hatırlamanın ve ortak tarih bilincinin önemli bir parçası hâline gelmiştir. İznik Konsili’nin yıldönümü dolayısıyla gerçekleştirilen bu anmalar, dinî olduğu kadar akademik çevrelerde de yeni okumaların ve disiplinler arası çalışmaların önünü açmıştır.

Bu çerçevede, Patrikhanemizin yalnızca geçmişin mirasıyla ilgilenen bir kurum olmadığını; aynı zamanda günün ve güncelin nabzını tutan, küresel ve yerel gelişmeleri yakından takip eden bir kurum olduğunu da vurgulamak isteriz. Patrikhanemiz müşterek yaşam ve üretim alanlarının gelişmesine katkı sunmakta, sivil toplum kuruluşlarıyla diyalogunu sürdürmekte ve dayanışma ile paylaşma kültürünü desteklemeye devam etmektedir.

Hoşgörü, anlayış ve karşılıklı saygı bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Bu anlayış, iyi niyeti, uyumu ve bir arada yaşamayı teşvik ederken; yok saymayı, inkârı ve nefret söylemini reddetmektedir. Aynı akıl, toplumlar arasında faydalı olanı arar ve ortak iyinin peşinden gitmeye çalışır.

Tarih sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde, Patrikhanemizin daima evrensel bir perspektifle hareket ettiğini görmek mümkündür. Farklı görüş ve yaklaşımların bir arada var olmasını, kolektif ilerlemenin vazgeçilmez bir unsuru olarak değerlendirmiştir.

Bugün savaşların ve acıların yaşandığı coğrafyalara, yas tutan toplumlara ve tanıklık eden insanlara baktığımızda, kurumumuzun insanlık adına  yürütülen  mücadelelerde  daima  teyakkuz  hâlinde olduğunu görmekteyiz. Savaşın ve yıkımın karşısında Patrikhanemiz her zaman barışın tesisi için dua etmiş ve barışın dilini savunmuştur.

Aynı şekilde yanan ormanlarda, çevresel tahribatlarda ve doğal afetlerde de Patrikhanemizin duruşu değişmemiş; ihtiyaç duyulan her yerde dayanışma ve destek için harekete geçmiştir.

Konuşmamızın başında “hatırlayan” ve “hatırlanan” ifadelerini kullanmamızın nedeni de tam olarak budur: Çünkü hatırlamak ve hatırlatmak, çoğu zaman belirli şartlara bağlıdır. Bir toplumun hafızası, ancak onu taşıyan insanlar sayesinde canlı kalır.

Bu bağlamda cemaatimizin okullarında yetişmiş gençlerimiz ve onların hayatlarına dokunmuş kıymetli hocalarımız, bu soylu mirasın en değerli halkalarını oluşturmaktadır. Soyut ya da somut, hangi bağlamda ve hangi biçimde olursa olsun, toplumumuzun ortak yaşama yaptığı katkılar kültürün ve kültürel gelişimin en önemli duraklarından biridir.

Osmanlı döneminden günümüze uzanan süreçte, eylemleriyle ve düşünceleriyle birçok değeri ayakta tutmayı başarmış isimleri tek tek hatırlamak elbette kolay değildir. Ancak bugün, Rum Ortodoks toplumunun farklı alanlarda ortaya koyduğu emekleri ve katkıları saygıyla anmak gerekir.

Bu vesileyle, yayın hayatı kısa sürmüş olsa bile iz bırakmış gazete ve dergilerimizi; büyük bir özveriyle çalışmış matbuat emekçilerimizi; hayatta olan ya da aramızdan ayrılmış çevirmenlerimizi, yayıncılarımızı ve editörlerimizi saygıyla hatırlamalıyız. Aynı şekilde tiyatrocularımızı, şairlerimizi, romancılarımızı ve kültür hayatımıza katkı sunmuş tüm sanat insanlarını da minnet duygularıyla anmak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, geride bıraktığı eserlerde olduğu kadar, yetiştirdiği insanlarda da saklıdır.

Konferansın bu son gününde sizlerle paylaşmak istediğimiz düşünceler iki temel noktada birleşmektedir. Bir yandan, kültürel miras üzerine birlikte düşünmenin ve ortak bir anlayış geliştirmenin önemine dikkat çekmek; diğer yandan ise Kilisemizin kültürel mirasın şekillenmesinde ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında üstlendiği kurucu ve sürdürücü rolü hatırlatmaktır.

Sözlerimize nihayet verirken kurumumuzun ve kütüphanemizin ve gönüllerimizin araştırmacılara ve tüm ilgililere açık olduğunu bir kez daha hatırlatmak isteriz. Bilimi ve bilimsel ilkeleri esas alan araştırma materyallerimizin zenginliğini ise büyük bir gururla paylaşmaktayız. İlim ve irfan tarihinde her zaman yer aldığımızı ve bundan sonra da aynı sorumluluk bilinciyle varlığımızı sürdüreceğimizi özellikle ifade etmek isteriz.

Asırlardır bu topraklarda dokunan kültürel mirasın korunmasında ve yaşatılmasında, devlet kurumlarımızın ve yerel yönetimlerimizin önemli katkıları olmuştur. Ülkemizin çok kültürlü ve çok katmanlı toplumsal yapısının bilincinde olan makamların ve değerli temsilcilerinin bu süreçte gösterdikleri destek ve iyi niyetli iş birliği takdire şayandır.

Rum toplumu ile sürdürdükleri yapıcı diyalog ve anlayış için kendilerine teşekkürlerimizi sunmak isteriz.

Bugüne kadar manevi destekleriyle bizlere güç veren, çalışmalarımıza ilham kaynağı olan tüm dostlarımıza da içten şükranlarımızı ifade ediyoruz.

Aynı zamanda Ukrayna’da ve Orta Doğu’da acı çeken halkları, savaşın mağdurlarını ve özellikle çocukları da dualarımızda taşıyoruz. Acının ve yasın yaşandığı her coğrafyanın kalbimizde özel bir yeri olduğunu ifade etmek isteriz. Hayır dualarımız ve koşulsuz sevgimiz onlarla beraberdir.

Son olarak HERITAGE İstanbul’a hayat veren tüm kişi ve kurumları şükran duygularımızla selamlıyor; kültür, sanat ve düşünce dünyasını bir araya getiren bu tür buluşmaların artmasını ve uluslararası iş birliklerinin daha da güçlenmesini temenni ediyoruz.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyoruz. Teşekkür ederiz.



Δεν υπάρχουν σχόλια:

Δημοσίευση σχολίου

Σημείωση: Μόνο ένα μέλος αυτού του ιστολογίου μπορεί να αναρτήσει σχόλιο.